Basında Biz

13.04.2010 Tarihli Gazete’de yayınlanan Kerpe Tanıtımında Kaptan Restaurant Tanıtıldı.
Karacaların ayak izinden Kerpe
Kocaeli’nin Kandıra ilçesine bağlı sahil köyü Kerpe son 20 yılda balıkçı
barınağından gözde tatil mekanına dönüştü. Buna karşın doğasını korumayı
başardı.
Serhan YEDİG
Şaşırtan dev kayaları, karacadan tilkiye çok sayıda yaban hayvanının sığındığı
sık ormanları, baharda her 15 günde bir çayırların rengini değiştiren yaban
çiçekleriyle Kerpe yürüyüşçülerin, bisikletçilerin, motosikletçilerin cenneti.
Nisanın ilk gününde Baba Dağı’nın sık ormanlarından sahile yürüdük, sahildeki
sarp kayalardan geçtik, bir sahil restoranında Karadeniz’in balıklarını tattık.
Bulutsuz, sıcak bir bahar gününde, İstanbul’dan 40 kişilik bir grupla gittik Kerpe’ye.
Yürüyüş arkadaşlarımız, hafta boyunca masa başında, kapalı mekanda çalışmaktan
bunalmış, güneşi, doğayı özleyen, çoğunluğu 30’lu yaşların başındaki kent
yorgunlarıydı: Doktorlar, bilgisayar yazılımcıları, akademisyenler, memurlar…
Kerpe girişinden Babaköy yönündeki toprak yola giren minibüslerimiz, Baba
Dağı’ndaki TV vericilerine yakın bir noktada durdu. Yaklaşık 400 metre
irtifadan, kuzey batı yönünde ormanı geçip Karadeniz sahiline inecek, Sarısu
Deresi’nin ağzından Kerpe’ye kıyıdan yürüyecektik. Hazırlık başladığında,
deneyimliler hemen belli oluyordu: Batonlar açıldı, tozluklar takıldı, GPS’ler
ayarlandı.
YERLERDE SONBAHAR RENKLERİ
Grup lideri Emrah Özkök, ince gövdeli, henüz yapraklanmamış, sık ve yüksek
meşelerin arasına koşar adım girmeden önce elindeki nacağı havaya kaldırdı.
“Bazı bölgelerden yol açarak geçeceğiz, yaşasın gerçek doğa turları” dedi.
İtiraf edeyim “haydi hayırlısı” diye cevapladım içimden. Daha sonra öğrendiğime
göre, Özkök, “Traktör yolundan traktör gider, yürüyüşçünün yeri patikalardır”
felsefesine inanan bir rehberdi. 17 yıldır Kerpe’ye yürüyüşçü grupları
götürüyor, her gezide farklı rotalar seçiyordu. Bizim şansımıza farklı
parkurlardan oluşan, sıkılmadan yürünecek bir rota çıkmıştı: Kurumak üzere olan
iki küçük dere inişi, tarlalar, korular, sahildeki kaya yürüyüşü…
İlk yarım saat çevreyi göremeyeceğimiz kadar sık bir ormanda ilerledik. Sanki
zaman sonbaharda durmuştu. Zemini 10 santimetre yüksekliğinde bir halı gibi
kaplayan yaprakların kırmızıya çalan sarılı, kahverengili tonları kış boyunca
parlaklığını korumayı başarmıştı. Baharda erken uyanıp, çok yol alan tek bitki
böğürtlenlerdi. Yeşil dallarını dört bir yana uzatıp, acemi yürüyüşçülere
zeminde, ağaçların arasında tuzaklar hazırlamışlardı. Rehberimiz ağaçtan ağaca
uzanıp yolu kapatan böğürtlenleri nacağıyla kesip, yokuş aşağı hızla
ilerliyordu. Birazdan, küçük gölcüklerden oluşan ilk dereye girdik. Çiçek şöleni
de dereyle birlikte başladı. Zambakgillerin beyaz öncüleriyle karşılaştık önce.
Fırtınada devrilmiş yaşlı ağaçların yosunlu gövdelerinin arasına saklanmışlardı.
Sonra çuhalar belirdi. Sahile kadar mor çuhaların içinden geçtik. Tuhaftır, bir
tane bile farklı renkte çuha görmedik. Dağ güllerinin renk sırasıyla açtığını
geçen yıl Maçahel’de öğrenmiştik: Önce mor ve sarılar, sonra beyaz ve pembe.
Çuhaların da böyle bir sırası olmalıydı…
İlk dere inişinde botları çamurlananlardan itirazlar yükseldi: “Daha düzgün bir
yol yok mu?” Neyse ki bu muhalif dalga çiçek şöleni içinde kayboldu. Sık
ormandaki bir pınarın başında konakladığımızda, çevrede tavşan dışkısına
benzeyen izlere rastladık. Acaba ne tür hayvanlar yaşıyordur bu sık ormanlarda,
diye düşünürken bir doğasever bizi aydınlattı. Gördüklerimiz karacaların iziydi.
Yabandomuzu, tavşan, sırtlan, tilki, onlarca süzülen ya da ötücü kuş türü
yaşıyordu bu ormanlarda.
KARDELENLER, ZAMBAKLAR
Ormanın ortasındaki tarlalardan oluşan açık alana girdiğimizde, ilk dikkatimizi
çeken ayrıntı karşı tepelerdeki renklerdi. Koyu yeşil çamların altında, pembemsi
bir şerit uzanıyordu. Henüz yapraklanmamış meşeler, tomurcuklarıyla yaratmıştı
bu tonu. Sürülmemiş tarlalarda tek tük rastladığımız çiçeklenmiş erik ve
kirazlar küçük renk cümbüşleri sunuyordu. Bu yıl baharda bölgeye o kadar yağmur
yağmıştı ki çayırlarda kurbağalar zıplıyordu. Çiçeklenmiş pürenlerin kokusunu
soluyarak çıktığımız yokuş bizi gözlem terası gibi bir çayıra ulaştırdı. Zemin
basmaya kıyamadığımız çiğdemlerle kaplıydı. Baba Dağı’nın zirvesine sırtımızı
verip, önümüzdeki manzarayı seyre koyulduk. Şile’ye kadar uzanan ormanlar,
tepecikler, koylar ayaklarımızın altındaydı. 15 dakikalık mola duyurusuyla,
çantalar açıldı. Meyveler, çikolatalar yenildi.
Tekrar yola koyulduğumuzda, çiçeklenmiş pürenlerin, kocayemişlerin, mor çuha
çiçeği adacıklarının, tarlaların arasından geçtik. Fay kırığını andıran yaklaşık
üç metre genişliğinde bir kanala girdik. İki yanımızdaki tepeciklerin bazı
bölgelerine sanki yıldız yağmıştı. Bir gözümüz, coşkuyla patlayan körpe
çiğdemlerde, diğeri çiçeklenmiş yabani meyve ağaçlarındaydı.
Dik vadiden aşağıya inen, suyu kurumuş dereye geldiğimizde, gerçek safarinin
burada başlayacağından habersizdik. Grubun geçtiği patika ezildikçe
çamurlaşıyor, geride kalanlar kaygan zeminde ayakta durmak için ciddi mücadele
veriyordu. Dallara tutunarak inmemize rağmen herbirimiz en az ikişer kez güzelim
funda toprağıyla kucaklaştık. Deredeki kayaların üstü bakmaya doyamadığımız,
kalın yosun tabakasıyla kaplanmıştı. Yer yer kayaların üstündeki yosunların
yeşilinden, bembeyaz kardelenler patlamıştı.
KIYIDAKİ DOĞA ANITLARI
Bir göl kadar durgun Sarısu Deresi’nin kıyısına vardığımızda herkes fotoğraf
makinesine davrandı. Kıyıya bağlanmış kayığın onlarca kare fotoğrafı çekildi.
Kayığın adı “Çevik 1”di! Göl kadar durgun dereyi izleyip sahile indik. Yorulan
birkaç kişi minibüsle yola devam etti. Kalanlar kısa bir mola verip kayaların
üstünden yürüyüşü sürdürdü. Karadeniz’in hırçın dalgaları, kayaları dantel gibi
işlemiş, sürpriz formlar oluşturmuştu. Havuzlar, köprüler, delikli taşlar
gözlerden uzak bir jeoloji parkı kurmuştu bu kıyılarda. “Bence bunlar birer
doğal sanat anıtı” diyordu rehberimiz Özkök. Haksız sayılmazdı. Kerpe
merkezindeki Kartal Kayası’nı, Kerpe Burnu’ndaki taş dokusunu gördükten sonra bu
yoruma katılmamak elde değildi. Kayalar yurtdışından doğa fotoğrafçılarını,
katalog hazırlayan ajansları Kerpe’ye çekiyordu. Fakat yanıbaşındaki İstanbul’da
bu güzellikleri bilenlerin sayısı çok azdı.
Yürüyüş sonrasında hepimiz acıkmıştık. Kerpe sahilindeki Kaptan Restoran’a
gittik. Biz girerken, 20 kişilik bir motosikletli grubu memnun yüzlerle
restorandan ayrılıyordu. Kapıdaki fiyat listesi dikkatimizi çekti: Hamsi,
istavrit 7,5 TL, mezgit, lüfer 10 TL. Kahvaltı ve yemek dahil 55 TL ödediğimiz
turun ucuzluğu bizi şaşırtmıştı, demek ki ucuzluğun sırrı Kaptan’daydı. Mezgit,
hamsi, istavritten oluşan karışık balık tabağını, salatalarımızı yıldırım
hızıyla servis ettiler. Helvayla damağımızı tatlandırdık.
Denizden bir sütun gibi yaklaşık 20 metre yükselen Kartal Kayası’na uğradıktan
sonra, yakındaki bir kafede, günün son ışıklarıyla aydınlanan Kerpe Koyu’nu
izledik. Baba Dağı’na uzaktan baktık. Çevremizdeki tek ses, balıktan dönen
teknelerin patpatlarıydı.
MÜTHİŞ YÜRÜYÜŞÇÜ ÖMER
Babadağı’ndan Kerpe merkezine, engebeli arazideki yaklaşık 7 kilometrelik
yürüyüşümüz boyunca sekiz yaşındaki Ömer Kantur hep grubun önünde, rehberin
yanında yürüdü. Yosunlu kayalardan, çamurlu sırtlardan geçerken bile düşmedi.
Annesinden, babasından yardım istemedi, şikayet etmedi. Rehberimiz Emrah Özkök
“Ömer, üç yaşından beri yürüyüşlerimize katılıyor. Birçok yetişkinden daha iyi.
Gruplarımıza katılanlar bazen rotadaki engebelerden şikayetçi olurken onun hiç
sesi çıkmaz. Hatta şikayetçiler Ömer’e bakıp mahcup olur” diyor. Ömer, Ataköy
Muhittin Üstündağ İlköğretim Okulu üçüncü sınıfı öğrencisi. Annesi ve babasıyla
birlikte üç yaşında Kartepe’de kış yürüyüşü yapmış, beş yaşında Karçallar’a
tırmanmış. Geçen yıl Doğu Karadeniz dağlarını keşfettiğini anlatıyor hevesle.
Peki, arkadaşlarına anlatıyor mu maceralarını, onları seyahate teşvik ediyor mu?
Biraz düşünüyor Ömer bu soru üzerine. “Okuldakilere hiç anlatmadım, çünkü bu
konularla ilgilenmezler” diyor. Haksız sayılmaz, yaşıtlarını TV ve bilgisayar
başından kaldırmak zor. Ömer gibi bir yürüyüşçüyü nasıl yetiştirdiklerini
annesine ve babasına sorduğumuzda kısa bir cevap alıyoruz: “Aslında çok basit.
Bilgisayar ve TV’ye saat kotası koyduk. Pazar günleri bilgisayar kapalı. Bizimle
gelmeyi tercih ediyor. Üç yaşından beri yürüyüşlere katıldığı için alıştı,
şikayet etmiyor.”
KIŞIN 50, YAZIN 1500 HANE
Kerpe, İzmit merkezine 50, Kanlıca’ya 20 kilometre uzaklıkta. MÖ 5’inci yüzyılda
bir Bitinya kentiymiş, iki yıl önce kıyıdan 200 metre açıkta antik liman
kalıntıları bulundu. İsminin Eski Yunanca, küp, çömlek, çanak anlamınındaki
kalpe sözcüğünden türediği söyleniyor. Bugün Kıncıllı Köyü’ne bağlı bir mahalle.
Özenle yapılmış villaları, siteleriyle Şile ve Kefken’den ayrışıyor. Bölgenin
yerlisi Manavlar tarımla, balıkçılıkla geçiniyor. “20 yıl önce sahilde sadece
birkaç balıkçı kulubesi vardı. Son 10 yılda siteler yapılmaya başladı. Kışın
40-50 hane kalıyor, yazın 1500 haneye çıkıyor. Köy meydanına kadar otomobil
diziliyor” diyor sahilden iki kilometre içerideki Kıncıllı’nın altı yıllık
Muhtarı İbrahim Kolay. Geçen yıl turizm bölgesi ilan edilen Kerpe’deki iki otel
kapalı. Sadece pansiyonlarda konaklanabiliyor.
Detaylı bilgi;